İslam

İslam

Öğrendim ki...

Gönderen : archivefeeds on Sat, 17/05/2008 - 10:23 in

Ogrendim ki...
Kimseyi sizi sevmeye zorlayamazsiniz.
Kendinizi sevilecek insan yapabilirsiniz,
Gerisini karsi tarafa birakirsiniz.

Ogrendim ki...
Guveni gelistirmek yillar aliyor,
Yikmak bir dakika.

Ogrendim ki...
Hayatinda nelere sahip oldugun degil
Kiminle oldugun onemli.

Ogrendim ki...
Sevimlilik yaparak 15 dakika kazanmak mumkun
Ama sonrasi icin bir seyler bilmek gerek.

Ogrendim ki...
Kendini en iyilerle kiyaslamak degil
Kendi en iyinle kiyaslamak sonuc getirir.

Ogrendim ki...
Insanlarin basina ne geldigi degil
O durumda ne yaptiklari onemli.

Ogrendim ki...
Ne kadar kucuk dilimlersen dilimle
Her isin iki yuzu var.

Ogrendim ki...
Olmak istedigim insan olabilmem
Cok vakit aliyor.

Ogrendim ki...
Karsilik vermek
Dusunmekten cok daha basit.

Ogrendim ki...
Butun sevdiklerinle iyi ayrilman gerek
Hangisi son gorusme olacak bilemiyorsun.

Ogrendim ki...
'Bittim' dedigin andan itibaren
Pilinin bitmesine daha cok var.

Ogrendim ki...
Sen tepkilerini kontrol edemezsen
Tepkilerin hayatini kontrol eder.

Ogrendim ki...
Kahraman dedigimiz insanlar
Bir sey yapilmasi gerektiginde
Yapilmasi gerekeni
Sartlar ne olursa olsun yapanlar.

Ogrendim ki...
Affetmeyi ogrenmek deneyerek oluyor.

Ogrendim ki...
Bazi insanlar sizi cok seviyor
Ama bunu nasil gosterecegini bilemiyor.

Ogrendim ki...
Ne kadar ilgi ve ihtimam gosterseniz
Bazilari hic karsilik vermiyor.

Ogrendim ki...
Para ucuz bir basari.

Ogrendim ki...
En iyi arkadasla sıkıcı an olmaz.

Ogrendim ki...
Dustugun anda seni tekmeleyecegini dusunduklerinden bazilari
Kaldirmak icin elini uzatir.

Ogrendim ki...
Iki insan ayni seye bakip
Tamamen farkli seyler gorebilir.

Ogrendim ki...
Asik olmanin ve aski yasamanin cok cesidi vardir.

Ogrendim ki...
Her sartta kendisiyle durust kalanlar
Daha uzun yol yuruyor.

Ogrendim ki...
Hic tanimadigin insanlar,
iki saat icinde,
senin hayatini degistirir.

Ogrendim ki...
Anlatmak ve yazmak ruhu rahatlatir.

Ogrendim ki...
Duvarda asili diplomalar
Insani insan yapmaya yetmez.

Ogrendim ki...
Ask kelimesi ne kadar cok kullanilirsa, anlam yuku o kadar azalir.

Ogrendim ki...
Karsisindakini kirmamak ve inanclarini savunmak arasinda cizginin
nereden gectigini bulmak zor.

Ogrendim ki...
Gercek arkadaslar arasina mesafe girmez.
Gercek asklarin da!

Ogrendim ki...
Tecrubenin kac yasgunu partisi yasadiginizla ilgisi yok,
Ne tur deneyimler yasadiginizla var.

Ogrendim ki...
Aile hep insanin yaninda olmuyor.
Akrabaniz olmayan insanlardan ilgi, sevgi ve guven ogrenebiliyorsunuz.
Aile her zaman biyolojik degil.

Ogrendim ki...
Ne kadar yakin olursa olsunlar
En iyi arkadaslar da ara sira uzebilir.
Onlari affetmek gerekir.

Ogrendim ki...
Bazen baskalarini affetmek yetmiyor.
Bazen insanin kendisini affedebilmesi gerekiyor.

Ogrendim ki...
Yureginiz ne kadar kan aglarsa aglasin
Dunya sizin icin donmesini durdurmuyor.

Ogrendim ki...
Sartlar ve olaylar,
Kim oldugumuzu etkilemis olabilir.
Ama ne oldugumuzdan kendimiz sorumluyuz.

Ogrendim ki...
Iki kisi munakasa ediyorsa,
Bu birbirlerini sevmedikleri anlamina gelmez.
Etmemeleri de sevdikleri anlamina gelmez.

Ogrendim ki...
Her problem kendi icinde bir firsat saklar.
Ve problem, firsatin yaninda cuce kalir.

Ogrendim ki...
Sevgiyi cabuk kaybediyorsun, pismanligin uzun yillar suruyor

Ataol Behramoğlu

Şairi beğenmesem de,sözleri büyük gerçekleri yansıtıyor...

Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız...

Salavatı Tefriciye...

Gönderen : archivefeeds on Sat, 17/05/2008 - 10:17 in

Selamün aleyküm ve rahmetüllahi ve berakatühü kardeşler..
Kuzenim Öss' ye girecek ve rica etti:Abla salavatı tefriciye okur musun? diye..ve okuyabilecek arkadaşlarına da söyle dedi..Benimde aklıma sizler geldiniz..Okuyabilecek kardeşler sayısıyla belirtirlerse çok seviniriz...Allah razı olsun şimdiden...

Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız...

Eğri Duruşun Doğrucu Davutları: Yaşar Nuri ve Ahmet Hakan

Gönderen : archivefeeds on Sat, 17/05/2008 - 08:20 in

Çok sancılarımız, çok eğri yanlarımız var. İçselleştirilmemiş, sancısı çekilmemiş bir fikrin demagogu olduğumuzdan başkalarında göze batmayacak şeyler bizde göze batıyor. Kim bizim kusurlarımızı büyük görüyor, kim” Müslümansınız bu size yakışır mı?” demeye getiriyorsa iki şeyi ifşa ediyor: mesuliyetini taşıyacağın fikrin adamı ol, yanmadan yakmaya kalkışma!

Söz sahibi aslında bir Müslüman niteliğini, Müslüman duruşunu muhatabında bulamamanın ya da bir şekilde kitaplardan öğrendiği, vicdanen sezdiği; müslümanda olmazsa olmaz saydığı vasıfların dışında bir duruşla karşılaştığında Molla Kasım rolünü üstleniyor. Biz Yunus olmasak da bahtımıza düşen Molla Kasımları anlamak zorundayız.

devamını oku



Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız...

Üstad'dan Nazım'a Cezaevi Ziyareti

Gönderen : archivefeeds on Sat, 17/05/2008 - 08:16 in

*Bir akşam Mistik Şair, Rasim Us'a teklifte bulunuyor:

- Gel seninle hapishaneye kadar gidip Nâzım Hikmet'i ziyaret edelim!
- Vakit geç... Bırakmazlar...
- Gazeteci olduğumuzu söyler, kim olduğumuzu belirtir, girer ve görürüz.

Gittiler, hürmetle karşılandılar ve tel örgünün arkasında Nâzımla karşılaştılar:

- Nâzım, dedi Mistik Şair; benim rejimim olsaydı seni asardım ve bu, adaletin ta kendisi olurdu. Fakat hiçliğin rejiminden gördüğün mesnetsiz zulmü asla kabul edemeyeceğim için seni görmeye geldim!

Nâzım Hikmet, parmakları bir maymun kavrayışiyle tel örgünün deliklerinde, çivit rengi gözleri yaş dolu, şu cevabı verdi:
- Benim rejimim de olsa, ben de seni asardım. Ama inanmış olmanın haysiyetini ve sanatta "eski"nin en yükseği olmandaki değeri inkâr etmezdim.

Babıali'den

*

Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız...

Başarılı Bir Misyonerin Müslüman Oluşu

Gönderen : archivefeeds on Sat, 17/05/2008 - 07:57 in

*İstanbul’a Geldi Misyonerlikten Vazgeçti*

Amerikalı misyoner hemşire Rhonda Vander Sluis, maneviyattan uzak ve şeytanın oyuncağı olmuş diye düşündüğü insanları *“kurtarmak”* için Türkiye'ye gelmişti; ancak umduğunun tam tersi oldu.
*
RHONDA VANDER SLUIS KİMDİR?*

Primghar, Iowa, ABD doğumlu.
1990’da Türkiye’ye gelmeden önce Haiti ve Pakistan’da misyoner olarak çalıştı. 1994’te kiliseyi terk edip misyoner hayatını bıraktı ve ABD’ye geri döndü. 1997’de tekrar Türkiye’ye döndü.
Amerikan Hastanesi ve Koç Üniversitesi’nde hemşire eğitmeni olarak çalıştı. *“Boğaz’dan: Kendi Rehberliğinizde Bir Gezi” *adlı bir kitabı var.
Şu anda Portland, Oregon ABD’de pediyatrik hemşire olarak çalışıyor.

Bir an tereddüt ediyorum.
Gerçekten bilmek istiyorlar mı?
Ya da daha doğrusu ben sorularının cevabını gerçekten vermek istiyor muyum? Mesela misyonerlik kısmına girmeli miyim?
İtiraf etmekten biraz utanıyorum, ama benim Türkiye’ye gelmek için öncelikli nedenim Müslümanları -misyonerlik jargonuyla söylersek o *“ulaşılamamış insanları”*- Hıristiyanlaştırmaktı.
Pakistan’da da böyle bir görevle bulunmuş, ancak devletin öngördüğü kısıtlamalardan rahatsız olmuştum.
Türkiye ise daha moderndi, işler daha kolay olacaktı; başınızı kapatmanız şart değildi ve tek başına bir kadının hayli özgürce hareket edebilmesi mümkündü.

Yine de ben, o insan topluluğuna bir kurtuluş mesajı iletmek üzere orada bulunacaktım; en azından bunu çok arzulayan misyoner üstlerimin gözünde...

Türkiye’de bir insanı din değiştirmeye ikna etmeye çalışmak yasalara aykırı olduğundan, Amerika’daki kazançlı hemşirelik kariyerimi neden bıraktığıma dair inandırıcı bir hikaye bulmam gerekiyordu.
Soranlara, zekice *“Türkçe öğrenmek için” *diye cevap verdim ısrarla; bunun arkasından gelen kibar sessizliklerini ve tekrar soru sormamalarını da cevabımın kabul edilmesi olarak algıladım.
Oysa, uzun kot elbiselerim, muhafazakâr hayat şeklim zaten bir din görevlisi olduğumu ortaya koyuyordu; sadece kendimi kandırıyordum.

Misyonerlik organizasyonumun teşvik ettiği, bir Türk aileyle yaşamak fikri, dille birlikte kültürü öğrenmek için de mükemmel bir yoldu.
Bir Türkçe dil okulunda yerimi garantiledikten sonra, kiliseden arkadaşlarımın uygun bir aile bulabilmek konusunda tavsiyelerini bekledim.
Kıdemli misyoner Katie hemen yardım elini uzatarak *“Mustafa Amca ve Gülsüm Teyze ile kalabilirsin. Çok tatlı bir çifttirler”* diye coşkuyla atıldı. Yaşlarına duyduğu saygı yüzünden İngilizce konuşurken *“amca” *ile *“teyze”*yi Türkçe olarak bizzat eklemişti:
*“Oğulları yakında evleneceği için, gelir olsun diye bir odalarını kiraya vermek istiyorlar. Senin için mükemmel bir yer.”*

*Gülsüm Teyze, Mustafa Amca’nın evindeyim*

Ailenin, İstanbul’un keşmekeş merkezi Taksim’den dakika uzaklığında, asansörsüz betonarme evlerine yöneticimizin karısıyla birlikte giderken Katie de bize eşlik etti.
Kapıda bizi Gülsüm Teyze karşıladı.
Yüz hatları düzgün ve cana yakındı; başörtüsü çenesinin altında özenle bağlanmıştı.
Onun hemen sağındaki Mustafa Amca güneşte yanmış teni ve göz alıcı beyaz bıyıklarıyla yakışıklıydı.
Birlikte geldiğim iki kadın ev sahiplerimizle tatlı tatlı muhabbet ediyordu, ben tek kelime anlamıyordum.
Giderken bana kalacağım odayı gösterdiler.

İki gün sonra bir iki parça eşyamı yerleştirdiğim sırada durup çaylak misyonerlik kariyerimin bu çok önemli anında bahşettikleri için Tanrı’ya dua ettim. Tanrı’dan, şeytandan ilham aldığına inandırıldığım bu tehlikeli İslâm dininin etkilerinden beni korumasını istedim.
Tanrı’dan beni bu aileyi ona ve İsa’ya yaklaştırabilmek için kullanmasını istedim. Muhtemelen bu ailenin birçok ferdinin Tanrı’ya benden ya da İsa’nın öğretilerinin ruhuna birçok Hıristiyan’dan daha yakın olduklarının farkında değildim.
Onları dinlerini değiştirmeye ikna etmek üzere gelmiş bu insan sonunda kendi dengini bulmuştu.

Gülsüm ve Mustafa, akrabaları güneyde, Antalya’nın kuzeyindeki bir dağ köyünde olan, mütevazı, çalışkan bir çiftti.
Yoğurt yapıp sattıkları işlerini yeni bırakmış, muazzam enerjilerinin büyük bir kısmını beni iyi ağırlamak için kullanır olmuşlardı.
Annesinin özel hayatıyla ilgilenmeyi çoktan bıraktığı bir Amerikalı olarak, bu yoğun ilgi biraz bunaltıcı gelmişti.
Birden yumurtalıklarına dek ilgilenilen bir insan haline gelmiştim!
Çünkü eğer terliksiz dolaşırsam, hassas organlarımı üşütürdüm, çocuğum da olmazdı.
Kısa bir süre içinde ben de *“tabağındaki her şeyi bitiremeyenler kulübünün” *üyesi haline gelmiştim.
Midemin üzerinde hafifçe vurup, patlayıncaya kadar yemiş olduğumu en az üç kez söyleyene kadar tabağıma yemek konmaya devam ediyordu.
Ve bu evde yalnız kalabilmek gerçekten çok zordu.

*Harika bir şekilde beslendiğimi ve sevildiğimi hissediyordum*

Türkçede mahremiyet gibi bir sözcük bulunmasına karşın, bu evde mahremiyet gerçek hayata yansımayan muğlak bir kavram olarak kalıyordu.
Hakikaten insanlar uyumuyor, adı anılmayan bir işle uğraşmıyorlar ya da ölmemişler ise kapalı kapılar ardında oturmuyorlardı.
Eve vardıktan beş dakika sonra, tam ben yatağıma yığılmışken, kapım hafiften vurulurdu:
*“Gel çay var.”*
Bir kabalık yapmamaya kararlı ve hiçbir şey yapmadan durma ihtiyacımı dile getirecek dil yeteneğinden yoksun olduğumdan, Gülsüm Teyze’nin *“beş çayına”* eşlik ederdim.
Beş çayı Türkler için çok önemliydi.

Başlangıçta sohbetimiz *“Bugün ne yaptın?”, “Nereye gittin?”, “Kimi gördün?”* gibi onun basit, sıcak sorularına benim verdiğim ağır aksak cevaplardan ibaretti.
Hayat hikayemi, ailemi, hemşirelik geçmişimi, günlük işlerimi, arkadaşlarımın isimlerini ve de zaaflarını, çok daha önceden sora sora keşfetmişti.
Köylü kökenini gizleyen dirayetli bir kişiliği, sakin bir otoritesi ve sessiz bir bilgeliği vardı.
Sıcak Türk çayına olduğu gibi, onun iğneleyici mizah anlayışına, basiretli yorumlarına da bağımlı hale geliyordum.
Bir süre sonra onunla tanıştırmak için eve, benim gibi uzun kot elbiseli, benim gibi *“tesadüfen”* Türkçe öğrenmeye gelmiş arkadaşlar getirmeye başladım.

Bizi hep içtenlikle, birer birey olarak mükemmel Türk misafirperverliğiyle karşıladı.
Hiç ummadığım halde, harika bir şekilde beslendiğimi ve sevildiğimi hissediyordum.

Ailenin geri kalanı da aynı derecede misafirperverdi.
Büyük oğulları Haluk, karısı Nazmiye ve dört yaşındaki kızları Sinem’le birlikte üst katta, küçük oğulları Mesut ve yeni evlendiği eşi Didem alt katta oturuyordu.

Bana Türkçe bir isim vermişlerdi:
*Rezzan*.
Aile içindeki konumum da *“hala”* olarak belirlenmişti.
Burayı gittikçe daha fazla evim gibi hissetmeye başlıyordum.
Ama bir dakika, ben orada onları Hıristiyan yapmak için bulunuyordum.
Bütün gün çay içip, televizyon izleyerek oturamazdım ki!
Gerçek evimdeki hevesli destekçilerimin yüzünü kara çıkartmamalıydım.
Hepimiz karar vermiştik ki, bunlar yollarını kaybetmiş insanlardı; kurtuluş mesajını iletmek de bana düşmüştü.
Oysa ki asıl mesele, benim daha fazla kurtarılmaya ihtiyacım olmasıydı. *“Kilise”*ye dair genel bilgiler dışında, gerçek işimize dair herhangi bir ipucu vermemeye dikkat ediyorduk; zaten Gülsüm Teyze de hiç sormadı.
*
Aman Tanrım! Bir mevlide gidiyorum*

Bunaltıcı bir ağustos günü, yeni doğmuş bir bebeğin kırkı için yapılan mevlit yüzünden bir akrabalarının evine gitmiştik.
Bebeğin varlığını bile gölgeleyen ilgi odağı olarak, herkes kırık dökük Türkçemle eğlenebilsin diye, istisnasız ondan ona, ondan ona sürükleniyordum.
Oda tıka basa doluydu; duvarı çevreleyen sandalyelerin çoğunda ipek başörtülü, muhafazakar Müslüman kadınların popüler giysilerinden uzun pardesüler giymiş güçlü kuvvetli orta yaşlı kadınlar oturuyordu.

*“Otur!”* dedi pardesülülerden bir tanesi.
Beni yaylı kanepeye, iri kıyım annesiyle kendi arasına çekip, bir başörtüsü tutuşturdu elime.
İşte o sırada bir Müslüman duasının ortasında olduğunu fark ettim.
Panikle etrafıma bakınıp, gözlerimle dostlarımı aradım.
Tam o sırada Arapça dua nağmeleri başladı.

Yanımdaki kadınlar ellerini yüzlerine kapatıp sonra Allah’a doğru kaldırırken, benim de aynısını yapmam gerektiğini işaret ettiler.
Elim ayağıma dolaşmıştı.
Ben bir Hıristiyan’dım.
Müslümanların Allah’ına dua edemezdim.
Edebilir miydim yoksa?
Onlara karşı kaba davranmak istemiyordum, ama İsa’ya ihanet etmek gibi bir niyetim de yoktu.
Ortaya çıkıp İsa’yı savunmalı mıydım acaba?
Ne yapmalıydım?
Karmakarışık bir halde, acemice başımı örtüp, Kur’an’ın ezberden, monoton bir şekilde okunuşunu duymamaya çalıştım.
İçimden sessizce İncil’den bölümler okuyor işlediğim ve işleyeceğim günahlarımı affetmesi için deliler gibi Tanrı’ya dua ediyordum!

Bana sonsuz gibi gelen bir sürenin sonunda, cam misafir tabaklarında dolmalar ve grissiniler gelmeye başladı.
Sıcaktan ve kendimi aşağılanmış hissettiğim o çıkmazdan kurtulabilmek ümidiyle kanepeden fırladım.
İte kaka insanların arasından geçerken, tanıdık bir yüz arıyordum.
Ama neredeydiler?
Ailem neredeydi?
Göz göze geldiğim yüzlere öfkemi anlatmaktan aczim yüzünden hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamışken kurtarıcım Nazmiye göründü.
Tek laf etmeden, dinlenip, kendime geleyim diye beni evin loş, serin bir köşesine tuttuğu gibi çekiverdi.
Geçmiş olsuna gelen meraklıları uzak tutarak biraz dolmayla kola getirdi.
Bana merhamet üzerine ölene kadar unutmayacağım bir ders vermişti.
Diğer dersler de yoldaydı.
İnanmam öğretilen, İsa’nın dönüştürücü gücünün neticesi, bütün Hıristiyan değerleri, sıradan bir Müslüman ailesinin hayatlarında gayet diri ve sağlıklı olarak yaşamaktaydı.
Hiç de *“kaybolmuş”* gibi davranmıyorlardı.
*
Beni etkileyen neydi?

Hizmet duygu ve şuuru*

Misyonerlik organizasyonumun şiar edindiği *“Biz başkalarına hizmet etmeyi ciddiye alırız.”* pekâla Mustafa Amca’nın da düsturu olabilirdi.
Her sabah odun sobasını yakmak için erkenden kalkar, ondan daha genç ve sağlıklı olanlar yorgunsa, yolun başındakı fırına kadar kendi gider ekmek alırdı. Elektrik ve telefon faturalarını ödemek için kuyruğa gireceğim diye tutturur, tüm ısrarlarıma rağmen gittiğim gezilerden dönüşte tıka basa dolu bavullarımı üç kat kendisi taşımak için direnirdi.
Erkeklerinin maçoluğuyla bilinen bir toplumda, mütemadiyen çaydanlığı kapıp bize çay doldurmaktan yüksünmezdi.

*Nimetlere karşı saygılı olmak*

Evde hiçbir şey sokağa atılmıyor, eskilerimiz evin *“bitpazarı”* sayılan üst kattaki yatak odasında, bir ihtiyacı olana verilmek üzere düzgün düzgün istifleniyordu.
Gülsüm Teyze, kim iş görüşmesine giderken takım elbiseye ihtiyacı olacak, hangi inşaat işçisinin karısı üçüz doğurdu, küçük çocuk oyuncak araba mı istiyor, bir çift çorap mı, hepsini bilirdi.

*Tanrı’nın bahşediciliği*

Gülsüm Teyze *“Ben istemeden Allah ihtiyacım olanı verir.”* demişti birden beni hayretler içinde bırakarak.
Hıristiyanlığa özgü olduğunu sandığım bu inancı, bilmeden İncil’den bir satır okur gibi söylemişti.* “Daha geçen hafta şu çamaşır makinesinin önüne bir kilim olsa ne iyi olur diye içimden geçirmiştim, bak bu hafta arkadaşın Ruth tam da doğru ölçüde bir tane getirdi.”* Müslümanların günlük dualarını duyduğumda da çok şaşırdığımı hatırlıyorum; çünkü biz Hıristiyanlarınkinden hiçbir farkı yoktu.

*İlahi adalete olan güven*

Gülsüm Teyze yıllarca yanlarında namusuyla çalıştıktan sonra, bir iş makinesiyle birlikte kayıplara karışan bir çalışanlarının hikayesini anlatmıştı.
Sırf o adam yüzünden otuz yıl çalıştıkları yoğurt işini kapatmak zorunda kalmışlardı.
Bunu duyan oğulları Hasan delirmiş, intikam planları kurmaya başlamıştı.
Gülsüm ile Mustafa ise meseleyi Allah’a havale etmeye karar vermişlerdi.
Ancak yıllar sonra adam kapılarına dayanıp, harap halde yığılarak aflarını dilemiş.
Onlar da *“Sen Allah’a karşı bir günah işledin,” *demişler:* “Git ondan af dile.”*
*
Sabır ve nezaket duygusu*

Dil öğrenmek insanı küçük düşüren bir tecrübedir.
Sizi dinlemek mecburiyetinde kalanlar için sıkıcıdır.
Bir yandan da öğrenciyle dalga geçme eğilimine karşı koymak neredeyse imkansızdır.
Benim ailem ise akrabalarla konuşurken yarım cümlelerimi ve yanlış telaffuzlarımı muhtemel demek istediğime göre tamamlamak için ellerinden geleni, hem de hiç bunu gözüme sokmayarak yaptılar.
Çoğunlukla kendimi sadece yakın aile fertlerinin anlayabildiği *“özel bir dili” *olan bir otistik çocuk gibi hissediyordum.
Ama bana hiç gülmediler.

*Tanrı’nın, annesi bakire olan bir oğlu mu var yani?*

Zaman içinde Türkçem gelişti, daha derin, önemli mevzular üzerine konuşabilir hale geldik.
Bir gece geç saatte yine çaylarımızı yudumlarken Nazmiye pat diye soruverdi:

*“İsa Tanrı’nın oğlu derken ne demek istiyorsun?”*

İşte aradığım fırsat!
Misyonerlerin can attığı sorulardır bunlar.

Hemen misyonerlerin, kurtuluş için rehberi olan güvenilir *Dört Manevi Kanun (Four Spiritual Laws)* kitapçığının önemli yerlerini zihnimden geçirdim:

*“Tanrı seni sever ve senin hayatın için çizdiği bir yol vardır. Hepimiz günahkârız...”*

Ama hayır, üzerine konuştuğumuz sorulara dair hiçbir cevap yoktu o kitapçıkta. Sanki hepimiz evrenin gizemlerini çözmeye çalışan *“arayış içindekiler”*dik. Kutsal Üçleme doktrinini açıklayabilmek için, Türkçe ya da herhangi başka bir dilde doğru sözcükleri bulabilmek için çırpınıyordum.
Nazmiye yardımcı olmaya gönüllüydü.

*“Tanrı’nın, annesi bakire olan bir oğlu mu var yani?”* diye hemen sordu: *“O zaman oğlu yarı tanrı, yarı insan mı?”*

Benim verdiğim cevapla bir kaşını şüpheyle kaldırarak gözlerini kocaman açtı.

*“Hem Tanrı, hem insan? Bu nasıl olabilir ki?”* Hafif alaycı bir bakışla beni süzdü; ben umutsuzca omuzlarımı silktim.
Görünüşe göre bu gibi doktrinler İstanbul’un oturma odalarından ziyade, gençliğimden bildiğim orta sınıf kilise sıraları için anlamlıydı.

Nazmiye ile başka sohbetlerimiz de oldu.
Mesela dua üzerine, mesela dindarlık ve kendi inanç geleneklerimiz içindeki köktenci tarikatlarda yükselen ikiyüzlülük üzerine.
Kendimi hiç de *“tehlikeli”* ya da *“şeytani”* olmayan bir Müslüman’la yüz yüze bulmak, hava sızdırmaz inanç sistemimde çatlaklar açmaya başlamıştı. Anlayışımızın sınırlarını araştıran, gerçekten inandıklarımız üzerine dürüstçe konuşan, emin olmadığımız yerleri gizemli birer boşluk olarak bırakan, kutsal bir maceranın yol arkadaşları gibiydik.
*
Misyoner kılığına girmiş bir sade vatandaştım artık*

Dünyaya bakışım ve dindarlığın tanımı üzerine düşüncelerim genişledikçe bir misyoner olarak hayatım gittikçe sıkışıyor, bir şekilde yorucu hale geliyordu. Pazar benim için tatil değil, kilise ve kilise sonrası çay-bisküvi görevimle, sonrası için planlanmış komite toplantıları ve sosyal zorunluluklarımla ağzına kadar dolu olan bir gündü.
Bu arada Amerikan Konsolosluğu’nda hemşirelik yapıyordum, ancak boş günlerim yine bana değil misyonerliğe adanmıştı; *“kendinden başka herkesle ilgilen”*in daha yumuşak söylenmiş hali işte...
Üstelik Türk dili ve kültürü üzerine tecrübem arttıkça, sorumluluklarım da artıyordu.
Ailem *“Çok çalışıyorsun”* dedi bir gün:
*“Evde dur da dinlen biraz.”*
Kilise ise *“Bir şey daha yapabilir misin?”* diye soruyordu:
*“Bahar Festivali için yemek organizasyonunu üstlenecek birini bulamıyoruz.”*

İkili bir hayat sürmekten ben de yorulmuştum.
Önceleri sıradan bir vatandaş kılığına girmiş bir misyonerdim.
Şimdi ise kendimi misyoner kılığına girmiş sıradan bir vatandaş gibi hissediyordum.
Birçok misyoner arkadaşım için sevgi ve saygı besliyor olsam da, sözde dinsizlerin yollarını değiştirmek heveslerini artık paylaşmıyordum.
Ailemin yakın çevresiyle tanıştığım bütün Türklerin, günlük hayatlarının tamamına yayılmış capcanlı bir dindarlık anlayışı vardı ki, bu bana yeni bir örnek oluyordu.
Yavaş yavaş anlamaya başladığım Tanrı, köktenci Hıristiyanların koymak istedikleri yerlere sığmayan, kocaman bir Tanrı’ydı.
Gerçekten neye inandığımdan artık emin değildim ve kendimi ikiyüzlü hissetmekten de bıkmıştım.

*Artık ailemin yanına dönmek istiyorum!*

Gittikçe artan dürüstlük krizi, verilen inanılmaz bir iş sorumluluğuyla iyice şiddetlendi ve duygusal bir çöküşle de nihayete erdi.
Her şey bir sabah kilisede oldu.
Gece geç saatlere kadar kanserden ölmek üzere olan bir kadının bakımını yaptıktan sonra bitap düşmüş, sabah servisinin üzerine yeni gelen misyoner bir çifte hepatit B aşısı yaptıktan sonra kilisede bir sıraya yığılıp kalmıştım.
Bir kilise üyesi, elinde bir broşürle telaşla koşarak yanıma geldi:
*“Rhonda, Bahar Festivali zamanı geldi.”*
Ondan sonra tek hatırladığım, gözyaşları içinde orada duramadığım ve derhal dinlenebileceğim, huzur ve karşılıksız sevgi bulabileceğim o tek yere doğru koştuğumdu.
Beni onlar için yapabileceğim işler yüzünden değil, ben olduğum için sevecek insanların arasında olmaya ihtiyacım vardı:
Ailemi istiyordum.
O hafta içinde Türk ailem, ihtiyacım olan daha fazla istirahat için beni kendi dağ köylerine sürüklediler.
Bütün gün odun sobasının sıcağından mahmurlaşmış bir halde, kanepede tembel tembel oturdum, Gülsüm Teyze’nin meşhur patlıcan kebabından tıka basa yedim.
Mustafa Amca itinayla etrafımda dolanıyor, çay fincanımı doldurup, bisküviler ulaşabileceğim yerde mi diye kontrol ediyordu.
Pencereden döne döne yağan karı izlerken geleceğimi düşündüm.
Türkiye’den gitmek istemiyordum.
Bu aileyi bırakmak istemiyordum.
Ama İstanbul’daki hayatımın boğucu taleplerinin ve misyonerliğe gittikçe yabancılaşmamın duygusal ve fiziksel bir bedeli vardı.
Alışkanlıklarımı değiştirmeye yemin etmiştim.
Sorumluluklarımın bir kısmını başkalarına havale edecektim.
Burada kalmam için ne yapmam gerekiyorsa yapacaktım.

*Türkiye’de misyonerlik hizmetim bitmişti*

İstanbul’a döndükten sonra, hastaneye yatmamı gerektirecek ciddiyette bronşite yakalanmıştım.
Annemin de kanser olduğu haberini aldıktan sonra artık mücadele etmenin boşuna olduğunu anlamıştım.
Tanrı bana bir mesaj gönderiyordu; Türkiye’deki hiçbir işe yaramayan Hıristiyanlık hizmetim artık bitmişti.
Öfke, kafa karışıklığı, üzüntü ve rahatlama İstanbul’daki son günlerime ait anılarımı bir duygu bulutu ile kapladı ve sonrada tecrübelerimin muhasabesini yapmaya her kalkışmamda karşımda oldu.

Protestan Hıristiyanlık Hareketi’ne, genel olarak aitlik ve anlamı sorgulayışımın bir parçası olarak üniversiteye yeni girdiğim sıralarda katılmıştım.
Duygusal olarak olgunlaşmamış ve otoriteye boyun eğmeye alışık bir çağda, inancın doktrin ve öğretilerini sorgusuz özümsemiştim.
Zaman içinde Hıristiyanlığa hizmetin doruk noktası saydığım *“yurtdışında misyonerlik”*e kadar geliştirdim kendimi, yükseldim.
İdealist bir iyiliksever olarak Türkiye’ye en iyi niyetlerimle gelmek zorundaydım. İnsanlara dinî inançlarını değiştirmek için baskı yapmak hiçbir zaman benim stratejilerimden biri değildi; şahsi örneklerin gücüne ve Tanrı’nın insanları daha iyiye yönlendirme yeteneğine inanıyordum ben.
Ama en güçlü insani örneklerin Müslüman dostlarımın gözlerimin önünde yaşadıkları olacağını hiç beklemiyordum.
Daha iyiye doğru değişecek olanın ben olacağını aklımdan bile geçiremezdim.

Bir misyoner olarak ben başarısız oldum.
Ama hiçbir zaman Tanrı’nın gözünde kendimi başarısız hissetmedim.
Türk ailemle aramda, kültürel, dinsel ve de ürkütücü dil farklılığını aşan karşılıklı bir sevgi ve saygı bağı geliştirmiştim.
Benim şahsî dindarlık anlayışım çok radikal bir şekilde değişmişti.
Türkiye’ye ve bu özel Türk ailesine teşekkürler.
Sayelerinde bir Hıristiyan tek bir yolda ısrar etmekten vazgeçip daha ılımlı bir insan oldu.

** Rhonda Vander Sluis’in bu yazısı ilk baskısı “Tales From the Expat Harem” adıyla İngilizce çıkacak kitabın ilginç öykülerinden birisi. Kitabın Türkçe adı ise “Yabancıların Hareminden Öyküler: Modern Türkiye’deki Yabancı Kadınlar”(Çitlenbik Yayınları)*

27.11.2004
RHONDA VANDER SLUİS*/TERCÜME: PINAR ÖĞÜNÇ

Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız...

alem-i ervah'a

Gönderen : archivefeeds on Sat, 17/05/2008 - 07:43 in

geçen pazartesi kısmet oldu alem-i ervah'la tanıştık. ama forumun azizliğine uğradığımız için tanışmamızdan duyduğumuz memnuniyeti dile getiremedik yani belki alem-i ervah dile getirmiştir ama ben göremedim:( neyse geç olsun güç olmasın ben gerçekten tanıştığımıza çok memnun oldum fazla sohbet edemedik ama yine de tanışmak güzeldi inş. başka arkadaşlarla da tanışmak kısmet olur. iş görüşmenin nasıl geçtiğini de soramadım inş. her şey yolunda gitmiştir hayırlısı olsun tekrar görüşmek üzere:8:

Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız...

alem-i ervah'a - 17 Mayıs 2008 Cumartesi 16:27:18:781

Gönderen : archivefeeds on Sat, 17/05/2008 - 07:43 in

geçen pazartesi kısmet oldu alem-i ervah'la tanıştık. ama forumun azizliğine uğradığımız için tanışmamızdan duyduğumuz memnuniyeti dile getiremedik yani belki alem-i ervah dile getirmiştir ama ben göremedim:( neyse geç olsun güç olmasın ben gerçekten tanıştığımıza çok memnun oldum fazla sohbet edemedik ama yine de tanışmak güzeldi inş. başka arkadaşlarla da tanışmak kısmet olur. iş görüşmenin nasıl geçtiğini de soramadım inş. her şey yolunda gitmiştir hayırlısı olsun tekrar görüşmek üzere:8:

Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız...

Kocanız fazla bilgili olursa:))

Gönderen : archivefeeds on Sat, 17/05/2008 - 07:27 in

Karıkoca birlikte tatile çıkarlar. Gittikleri yerde kamp kurarlar.

Tatillerinin ikinci gününün akşamı güzel bir yemek yiyip uykuya dalarlar.

Birkac saat sonra kadın uyanır ve kocasını da uyandırır.Adam uyku sersemidir;

güzel bir rüyadan uyandırıldığı için de biraz kızgındır:

'Ne oldu?Ne istiyorsun?' diye sorar.

Yukarıya bak ve bana ne gördüğünü söyle.' Adam gökyüzüne bakar

ve cevap verir:

-'Bunun için mi uyandırdın beni?.Baktım işte. Bir sürü yıldız

görüyorum,ışıl ışıl parlayan milyonlarca yıldız.

Karısı tekrar sorar.Peki, bu sana neyi gösteriyor?

Artık iyice uykusu kaçan adam biraz düşünür ve cevap verir:

'Teolojik olarak Allahin kudretini ve kendi acizliğimizi

görüyorum.

Felsefi olarak, evrenin sonsuzlugunu ve onun karşısındaki

önemsizliğimizi görüyorum.

Astronomik olarak galaksilerin,yıldızların, gezegenlerin

varlığını görüyorum.

Yıldızların konumuna bakarak saatin 3 olduğunu görüyorum.

Meteorolojik olarak da bugün havanın çok güzel olacağını

görüyorum.

Niye sordun bunu bana?

Sana neyi gosteriyor?

'Necati, çadırımızı çalmışlar!!!

:guldum:

Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız...

Halep'e giden var mı?

Gönderen : archivefeeds on Fri, 16/05/2008 - 20:14 in

*Mecidiye Kapalı Çarşısı’na* girdiğimiz anda neredeyse birkaç yüz yıl geriye gidip bir tarih tüneline dalıyoruz. Doğunun bütün bu esrarlı ve büyülü havası içinde teneffüs ettiğimiz baharat kokuları, karabiber, reyhan, kırmızı pul biber, zahter, karanfil, kakule, zencefil, tarçın, kimyon, mahlep, kahve, nane, kekik kokusunun ve daha yüzlercesinin ve de nargile kokusunun harman olduğu bir çarşıda yürüdünüz mü siz hiç?.. Öyleyse buyurun Mecidiye Kapalı Çarşısı’na...

Bin bir renk ipekli şallar, kadife kumaşlar, doğunun ezelî ve ebedî simgesi değil midir şu bin bir desenli yün ve ipek kilimler, göz kamaştıran halılar... Aslında buraya Mecidiye Çarşısı değil, *«Nakışçılar Çarşısı»* adını vermeliymişler.
Altın, gümüş, sedef, ağaç, kumaş, deri ve daha neler neler... Her türden el sanatlarının, el emeği göz nûruyla hayat bulmuş birbirinden kıymetli örneklerini ister durup seyredin, isterseniz satın alın... Rüyada mıyım, Halep’te miyim? Alâaddin’in sihirli lâmbasını Şam’da muazzam bir heykel olarak görmüştüm gerçi ama... Doğrusu aklımdan hiç de içine girip Halep’e seyahat etmek geçmemişti!.. Ama gelin görün ki bu çarşıda adımınızı attığınız her yer; *«İşte aradığınız, hayal ettiğiniz doğu burası!»* diye bas bas bağırıyor. Gönlünüzce, isteyerek kaybolacağınız bir mekân burası...
Tarih boyunca ürettiği ipeği mi sorarsınız, o meşhur sabunlarından alıp hemen çarşı içindeki tarihî hamamlarında yıkanmak mı? Peki, Halep çevresinde bolca yetişen fıstıklarla yapılmış enfes tatlılarından yemeden nasıl çıkacaksınız bu çarşıdan? Evet, loş havasıyla, zamanın kararttığı simsiyah tavanlarından ve eşyadan görünmeyen duvarlarından başınızın üzerine sarkan örümcekler bile *«geçip giden zaman»*ların tatlı birer hâtırası burada... Aslında zaman, Mecidiye Kapalı Çarşısı’nın bu gizemli atmosferinde durmuş dinleniyor... Burada zaman mefhumundan anlaşılması gereken de bu olmalı... İyi ki öyle... Ermeni’si, Yahudi’si, Arab’ı, Kürd’ü, Türk’ü hepsi bir çarşının yaşlı dükkânlarında gözlerinden sevgi ışıkları saçarak müşteri bekliyorlar. Hepsinin konuştuğu dil aynı: *Sevgi ve samimiyet dili bu... *
Bazıları zaten bir metrekarelik dükkânlarını bir de satacakları şeylerle doldurunca âdeta görünmez olmuşlar burada. Yuvalarındaki kuşlar gibi... Sadece seslerini duyuyorsunuz: *«Ehlen ve sehlen... Türko Türko... Buyur hacı, buyur!..»* Neredeyse her türden esnaf için bir çarşı var burada... Attarlar çarşısı, saraçlar çarşısı, kuyumcular çarşısı, halı ve kilimciler, bezzazlar çarşısı gibi... Asırlarca develerini bu çarşılardan yükleyen kervanlar Suriye’nin çeşitli şehirlerine, Anadolu’ya, Irak’a, İran’a, Hicaz ve Yemen’e, Umman’a, Hindistan’a, Çin’e, Mısır’a ve belki de Kuzey Afrika’nın ulaşılmadık ülkelerine ulaştılar.

Ha, aklınızda bulunsun, Mecidiye Kapalı Çarşısı’nda gezinirken burnunuza kebap kokuları gelecek. Sakın gaflete düşüp; «Kebabın anavatanı acaba Adana mı, Urfa mı yoksa Antep midir?» diye sormayasınız, çünkü bilge Halep şehrinin rûhu bunu sezerse size belli belirsiz gülümseyecektir bunu da bilin.

Kapalı çarşının içindeyseniz eğer çok yakınınızda, *akıl hastalarının su sesi ve mûsıkî ile tedavi edildiği Bîmaristan Sokağı’nda Kerîmiye Camii içerisinde İslâm Peygamberi’nin ayak izinin bulunduğu mekânı ziyaret etmeyi ihmal etmeyin derim.* Benden söylemesi...
Bugün Kapalı çarşı içerisinde kalmış olan *Adliyye Camii, Dukakinzâde Mehmed Paşa Külliyesi’nin* bir parçası sadece. Gümrük Hanı külliyenin bir başka önemli birimi... *Hüsrev Paşa Camii* ise büyük usta Sinan’ın Halep’e hediyesi olmuş. *Behram Paşa ve İpşir Paşa Külliyeleri, Kurtbey Hanı, Vezir Hanı* gibi sayısız Osmanlı eseri birer inci tanesi gibi eski Halep’i süslüyor, saymakla bitmez.
Asırlarca ilim yolunda gecesini gündüzüne katanların rüyalarını süslemiş Halep medreseleri. Hangini sayalım ki... *Ahmediyye’sinden tutun da Şuaybiye, Hallâviyye, Zâhiriye, Osman Paşa ve Firdevs Medreselerine kadar...* Sözün kısası ilim şehri olmuş ilme susayanlara Halep. Gönüller sultanı, âşıkların pîri *Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî* onlardan sadece biri... Hattâ o kadar ki Arap harfli ilk matbaa İstanbul’dan önce burada kurulmuş. İster inanın ister inanmayın ama size şu kadarını söylemeliyim: Bugün 4 milyona yaklaşan nüfusuyla Şam’dan sonra Suriye’nin ikinci büyük kenti olan Halep, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, İstanbul ve Kahire’den sonra Osmanlı coğrafyasının üçüncü büyük şehri imiş. İşte bu kadar!
Efendim, seyyahların üstadı, pîrimiz İbn-i Batûta’nın Halep’i anlatırken vurguladığı en önemli hususlardan biri de *buranın hilâfete en uygun merkez olacağıdır*. Yakışırdı bence de... Nitekim bu şehir Hazret-i İbrahim’in de yurdudur.
Kimler gelip kimler geçmemiş ki *buradan*. Tıpta mûsıkî ile tedaviyi bulan *İbn-i Sînâ,* Osmanlı’nın ilk kanun mecmûası Mültekâ’nın müellifi *İbrahim Halebî*, büyük *Osmanlı tarihçisi Nâimâ* ve büyük sûfîlerden* Sühreverdî* ve yine Rufâî meşâyihinden, Sultan II. Abdülhamid’in de şeyhi olan büyük velî, aynı zamanda Osmanlı kazaskerlerinden *Ebu’l-Hüdâ Hazretleri* de bu şehrin çarşılarında dolaşmış bir zaman... Sevgilisine;

Gel berû kim savm u salâtın kazâsı var
Lâkin sensiz geçen zamanın kazâsı yok

diyen bütün zamanların en büyük âşıklarından meşhur *Seyyid Nesîmî* de 1418 yılında *Halep Kalesi’nde idam edilerek* bu fânî dünyaya; «Elvedâ!» demiş...
Kültür ve edebiyat dünyamızın âşina isimleri *Refik Halit KARAY, Münevver AYAŞLI, bestekâr Sadi HOŞSES ve Nâzım Hikmet* bu şehrin havasını teneffüs edip suyunu içenler arasında yer almış...

Bazı batılı gezginler de Halep için «Doğunun Kraliçesi» unvanını uygun görüp bunu kullanmışlar Halep’i anlatırken... Haksız da sayılmazlar. Yazıma böyle bir başlık koymayı bile aklımdan geçirdim Halep için... Ama «‘Kraliçe’ benim dünyama ait bir terim değil ki!» diye düşündüm, vazgeçtim... Halep olsa olsa «doğunun büyük aşklar şehri» olabilirdi... Emrah’a sorun siz onu bir de!.. Ya da Aslı’nın bağrı yanık Kerem’ine... Onlar anlatsınlar bir de size Halep’i. Aslı’sının uğruna yanıp kül olan âşıkların pîri Kerem, şimdi gördüm ki senin küllerin bu şehrin güzellerine «sürme» olmuş gözün aydın!.. Halep’i *1260’ta Hülâgû yerle bir etmiş* ama gel gör ki şimdilerde o güzellerin eline Hülâgû su dökemez!..
Taştan yapılmış şu asırlık devâsâ binalarının Halep’in eğri-büğrü sokaklarında kaç asırdır gece-gündüz neler söyleştiklerini bilebilseydik keşke!.. Açık duran şu ceviz renkli pencereden bir ney sesi geldi gelecek derken, bir çift siyah gözün bir peçenin ardında gizlendiğini, o da yetmezmiş gibi meraklıca gözlendiğinizi hiç düşündünüz mü? İşte orası Halep şehridir. Anlamı giderek irtifa kaybeden bir söz var bilirsiniz. Bazı durumlar için; «Anlatılmaz, yaşanır» derler. Bence o söz olsa olsa Halep için söylenmiş olmalıdır efendim. Netice-i kelâm şunu söyleyeyim, siz yine benden duymuş olun, şayet bir gün benim bir şehre «âşık» olduğumu duyarsanız, hiç şüpheniz olmasın ki bu şehir «Halep»tir. Benim öteki güzel şehirlerim alınmasın ne olur!..
Ey Halep!.. Ey şehirlerin güzeli! Ey güzellerin şehri!.. Seni geç buldum, erken kaybettim. Ama bir gün seni görmek için döneceğim... Bir nargile için köz ne ifade ediyorsa, sen de benim yüreğim için öylesin!.. Bu ayrılığın uzunca süreceğini sanmam. Bekle beni Halep! Doğunun büyük aşklar şehri Halep, bekle beni! Bir gün sana döneceğim.
Yard. Doç. Dr. Rıdvan Canım

Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız...

Kur'ân-Hadîs ve Evliyâlardan nasihatler...

Gönderen : archivefeeds on Fri, 16/05/2008 - 19:46 in

Gülzar-ı İrfan ablamın güzel gönlünden geçirdiği ve birçok güzelliklere vesîle olduğu konusunu burada da bizler başlatalım inşâAllahû Teâlâ... Kur'ân'dan âyetler, hadîsler ve evliyâlarımızın altın öğütlerinden paylaşımlar yapalım...

Bismillâh..

*Sen ki Hakk'ı ne kadar sever isen halk da seni o kadar sever. Sen ki Hak'tan ne kadar korkar isen halk da senden o kadar korkar. Her kim utana Allah'tan masiyet vaktinde, Allah da ondan utana azab vaktinde. Allah hayası keremdir. Kul hayası nedemdir.
*

Yahya bin Muaz -kuddise sirruh-


Haberin devamını okumak için buraya tıklayınız...